Türkçenin yozlaşması konulu hikaye örneği verir misiniz?

Türkçenin yozlaşması konulu hikaye örneği verir misiniz?Anlamını Bilirsen Sen Yazabilirsin. Bir Yerden Bilgiler Buldum Bakara Herhangi Bir Hikaye Yazabilirsin. Biraz Uzun Ama Göz Atmanı Tavsiye Ederim.

Her dil, kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzenine sahiptir. Dilin bu yapı ve işleyiş düzenine, “dil bilgisi” veya “gramer” adı verilmektedir. “Yozlaşma” kavramını, dilin işte bu kendi yapı ve işleyişinde görülen bozulmaları, düzensizlikleri anlatmak üzere kullanıyoruz.

Dilde yozlaşma, dilin işleyiş özellikleri olan geçerli kurallarını bir tarafa atıp dili gelişigüzel kullanarak, yapı ve işleyişindeki kuralların işlemez hale getirilmesi, dilin işleyiş özelliklerini kaybedip bozulmasıdır.

Günümüzde, başta görüntülü ve yazılı basında olmak üzere, hemen her seviyeden insanın konuşma ve yazılarında, Türkçenin, sanki hiçbir kuralı yokmuş gibi sorumsuzca kullanıldığını görüyoruz. Türkçe, kelime seçimi, kelimelerin söylenişi (vurgu ve telâffuz), yazılışı (imlâ), kelime grubu ve cümle kurma (söz dizimi) bakımından yapı ve işleyiş özellikleri (dil bilgisi kuralları-grameri) önemsenmeden veya sorumsuzca gelişigüzel kullanılarak veya yabancı dillerin anlatım kalıpları –yabancı dillerin mantık yapısı ve söz dizimi- taklit edilerek bozulup yozlaştırılmaktadır. Türkçeyi doğru ve güzel kullanmak, bazılarının zannettiği gibi sadece kullanılan kelimelerin seçiminde yerli veya yabancı kökenli oluşuna dikkat etmek değildir. Dili doğru ve güzel kullanmak, doğru ve uygun kelime seçmek, kelimeleri doğru söyleyip ve yazmak, doğru kelime grubu ve cümle kurmak yani dilin iç işleyiş düzenine uymak demektir. Yabancı kelimeler, dilin dış yapısı ile ilgili bir konudur. Yabancı dillerle ilişkiler, çağın özelliklerine göre değişiklik gösterir. Dilimizin karşı karşıya bulunduğu asıl tehlike, kendi iç yapı ve işleyişindeki bozulmalardır.

Türkçenin bozulup yozlaşmasının temelinde elbette birden çok sebep bulunmakla birlikte, Atatürk’ün Türk milliyetçiliği anlayışıyla başlattığı “dil inkılâbı”nın hedefinden saptırılması temel sebeplerden birisidir. Atatürk’ün başlattığı “Dil İnkılâbı”, genel olarak 1945’ten (özellikle de 1960’lı yıllardan) 1980’li yıllara kadar, “Arı Türkçecilik”, “Öz Türkçecilik” adı altında sürdürülen “dilde sürekli devrim” anlayışına dayanan ideolojik bir zihniyetin eline geçmiştir.[112] Bu yıllarda Türkçenin sadeleştirilmesi,1980 öncesi Kurum mensuplarınca, “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.” metotsuzluğu ile yürütülmüştür.

Millî kültürün devamlılığı ilkesine ve ilim metotlarına aykırı bir zihniyetle sürdürülen bu devrimci dil anlayışı, tasfiyecilik-uydurmacılık halini alarak dilde fakirleşmeye ve düzensizliğe yani dilin anarşiye sürüklenmesine sebep olmuştur.[113] Dilde “uydurmacılık yolu” açılınca da herkes kendi tasarrufuna göre keyfî olarak kelime uydurmaya yönelmiş; kendisini bu konuda yetkili görmüştür. Bir taraftan Türkçenin malı olmuş, anlam sınırları ve çağrışımları bilinen kelimeler, dilimizden tasfiye edilirken diğer taraftan hangi kavramın karşılığı olduğu bilinmeyen veya anlam sınırları ve çağrışımları belirsiz uydurma kelimeler dile sokularak, bugün dilde yaşadığımız kavram kargaşasına yol açılmıştır. Uydurulan kelimelerin, -hatta bazen doğru türetilmiş kelimelerin bile- hangi kavramın veya neyin karşılığı olduğu açıkça bilinemediğinden, aynı kelime birden çok kavramın veya nesne karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Böylece Türkçe, yüzyılların birikimi olan kelime zenginliğinin sağladığı “anlam ve anlatım incelikleri”ni kaybederek hem kelime ve kavramca fakirleştirilmiş hem de bu fakirleşmenin sonucu “anlam ve anlatım boşluğu” ile karşı karşıya kalmıştır. Yüzlerce yıldan beri dilimize yerleşmiş, dilimizin malı olmuş anlam ve kavram sınırları belli kelimelerin, Öz Türkçecilik gibi çekici bir propaganda ile zihnimizden silinerek yerine konulmak istenilen uydurma veya ihtiyaç yokken türetilen yeni kelimeler, zihnimizdeki kavramları tam karşılayamamıştır. Bu yüzden ortaya çıkan anlam boşluğu, yabancı kelimelerle doldurulmaya başlanmış; Böylece dilde “yabancılaşma”ya davetiye çıkarılmıştır.

Özetlemek gerekirse,

-Politik ve ideolojik anlayışa dayanan “tasfiyeci-uydurmacı” dil anlayışı,
-Millî duygu ve şuur eksikliği,
-Okullarımızdaki Türkçe eğitim ve öğretiminin yetersizliği,
-Basın–yayın organlarının dili önemsemeyen tutumları,
-Yabancı dil hayranlığı ve yabancı dille öğretim,
-Yabancı kültürlerin baskısı,

gibi birbirine bağlı pek çok sebeple günümüzde Türkçede, kendi yapı ve işleyişine uygun olmayan kullanışlar yaygınlaşmaktadır. Bu durum, bir taraftan dilin bozulup yozlaşmasına sebep olurken diğer taraftan da yabancılaşmasını kolaylaştırmaktadır. Böylece Yozlaşma ve yabancılaşma, birbirini beslemektedir.

Günümüz Türkçesindeki yozlaşmayı ve sebeplerinişu başlıklar altında toplamak mümkündür:

a) “Türkçeleşme” Adına Kelime Uydurmacılığı
b) Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi
c) Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış Kullanılması
d) Bazı kelimelerin söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar
e) İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması

a) “Türkçeleşme” Adına Kelime Uydurmacılığı

b) Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi

Dili doğru ve güzel kullanmak, kelime seçimi ile başlar. Dildeki her kelime bir nesne veya kavramın karşılığıdır. Her kelimenin zihnimizde ayrı anlamı ve çağrışımları vardır. Bu açıdan dildeki eş anlamlı veya yakın anlamlı kelimeler, benzerlerinden farklı anlam incelikleri taşır. Bazı kelimeler, sözlüklerde aynı anlamda gösterilseler bile kullanılış yerleri farklıdır. Onun için kelimeleri, anlamını ve kullanılış yerini bilerek kullanmak gerekir. Kelimelerin anlam ve kullanılış inceliklerine dikkat etmeden birini diğerinin yerine kullanmak, kavram kargaşasına, anlam ve anlatım belirsizliğine sebep olur.

Meselâ ,
– besili , iyi bakımlı, semiz hayvan için kullanılır, insan için kullanılmaz. Biraz önce içeriye besili bir delikanlı girdi, şeklinde kullanılmaz.

– yağız, “esmer, kara, doru” demektir. Türkçede insan çehresi ve at rengi için kullanılır:
“Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı” gibi.
Yine yağız kelimesinin sözlük anlamına bakıp, yağız bir elbise aldım, diyemeyiz.

-Baş, kafa, kelle kelimeleri yakın anlamlıdır. Fakat her birinin dildeki kullanılış yeri ayrıdır. Birini diğerinin yerine kullanmak doğru olmaz. Başçavuş yerine kafaçavuş; ustabaşı yerine ustakafa; kelle çorbası yerine baş çorbası veya kafa çorbası; köşe başı yerine köşe kafası demek saçmalık olur. Kafası çalışmıyor yerine başı çalışmıyor; kafası bozuk yerine başı bozuk denilmez, denilse de aynı anlamı taşımaz.

Dikmek, fidan için; ekmek, tohum içinkullanılır.

Miyavlamak, kedi için; havlamak, köpek için; melemek, koyun kuzu için; kişnemek, at için kullanılır. Hepsi de hayvanların çıkardığı sesleri anlatır diye birini diğerinin yerine kullanamayız. Meselâ at, miyavladı; kedi meledi; kuzu kişnedi denilmez. Bu kelimelerin hiç birisi insan için kullanılmaz. Kullanılırsa ya hakaret veya başka bir maksatla kullanılır. Burada verdiğimiz açık örnekler, bütün kelimeler için geçerlidir. Dildeki her kelime, kendisine yüklenen kavramı, anlam değerini ifade için kullanılır veya kullanılmalıdır.

Günümüzde Türkçenin içine düştüğü sıkıntı veya yozlaşma yönlerinden birisi, zihnimizde canlandırıp anlatmak istediğimiz nesne veya kavramı, tam olarak karşılayacak kelimenin seçiminde gösterilen dikkatsizliktir. Bazı kelimeler, kesin anlamları düşünülmeden veya bilinmeden farklı kavram veya nesnelerin karşılığı olan başka kelimelerin yerine kullanılmaktadır. Özellikle bazı kelimeler, modalaştırılarak “maymuncuk kelime”veya “çanta kelime”durumuna getirilmekte ve olur olmaz yerde kullanılmaktadır. Anlam inceliklerine, nüanslarına dikkat edilmeden birden çok kelimenin yerine kullanılan veya yanlış kullanılarak birden çok kelimenin anlamı yüklenilen kelimelere “maymuncuk kelime” veya “çanta kelime” denilmektedir.

Maymuncuk kelime kullanmak, insan zihnindeki kavram fakirliğinden, kelime darlığından veya dili doğru ve güzel kullanmayı bilmemekten ortaya çıkmaktadır. Birbirinden farklı, birden çok kavram ve nesne için tek bir kelimenin kullanılması, hem insanın duygu ve düşünce dünyasını daraltmakta hem de dili fakirleştirip yozlaştırmaktadır. Maymuncuk kelime kullanmanın, kelimelerin anlam ve çağrışım zenginliğini gösteren mecaz ile bir ilgisi yoktur.

Günümüzde Türkçe, kelime seçimi açısından doğru ve güzel kullanılmamaktadır. Hatta dilimizi yozlaştıracak kadar da kötü kullanılmaktadır. Zihnimizdeki kelime fakirliği veya kavram kargaşası sebebiyle, bazı kelimelerin, anlam ve kullanılış inceliklerine dikkat edilmeden yanlış olarak birçok kelimenin yerine kullanılması, hem anlam belirsizliğine hem dilimizin kötü kullanmasına sebep olmaktadır. Günümüzde genellikle yanlış kullanılan “maymuncuk” veya diğer adıyla “çanta” kelimelere bazı örnekler verelim:

Aşama

Dil bilgisi bakımından yapısı uydurma olan bu kelime, “merhale, kademe, basamak, safha, hamle, derece, rütbe, mertebe, kerte, evre, paye, seviye, gelişme, iyileşme vb” kelimelerinin her biri yerine kullanılmaktadır. Öz Türkçecilik adına sürdürülen tasfiyecilik-uydurmacılık anlayışının tipik bir örneğidir.[114]

Tarama Sözlüğü’ndeki “mağlubetmek” ve Derleme Sözlüğü’ndeki “yemek yemek” anlamlarında gösterilen aşamak fiilinin yukarıda sıraladığımız kelimelerin anlamları ile bir ilgisi yoktur. Tarama ve Derleme Sözlüklerindeki aşamak fiili, “aş” isminden kan-a-, yaş-a- örneklerindeki -a fiilden isim yapma eki ile yapılmış bir fiildir. Bu fiilden tekrar yapılan aşama<aş-a-ma fiil ismi de “yemek yeme” anlamında olabilir.[115] Aşama, aş- (mak) fiilinden yapılmış ise, o zaman da uydurma olur: gel-eme, yaz-ama,koş-ama vb gibi. Fakat biz burada kelimenin yapısı ile değil kullanılışı ile ilgileniyoruz. Aşama kelimesinin kullanıldığı cümlelerde anlam bulanıktır. Yani hangi kavramın karşılığı olarak kullanıldığını ancak kullanan bilmektedir: -Futbol millî takımımız iyi bir aşama kaydetti. Sorun “Mesele, problem” karşılığı uydurulan sorun, dava, dert, tasa, kaygı, konu, iş vb birçok kelime yerine uluorta kullanılmaktadır: Önemli değil> sorun değil.
Aramızda bir anlaşmazlık yok > Aramızda sorun yok.
Paraya ihtiyacım var> para sorunum var.
Yemeğimi yedim> yemek sorunu tamam
Son yıllarda bir de “sorun yaşamak” ifadesi moda oldu. “Bilgisayarım arıza yaptı.” yerine “Bilgisayarda sorun yaşadım.” vb cümlelere sık sık rastlamaya başladık.
Gerekli gereksiz her kavram veya durum, “sorun” kelimesine bağlanabilmektedir.

Beğeni

TDK Özleştirme Kılavuzu’nda zevk karşılığı gösterilen beğeni kelimesi, sık sık takdir yerine de kullanılmaktadır. Bazen de “Sunucu olarak seyircinin beğenisini alabilmeliyim.” gibi hangi anlama geldiği bilinmeyen kullanışları da görülmektedir. Halbuki zevk, takdir ve beğenmek dilimizde eskiden beri kullanılan ve ayrı ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerdir. İnsan zevk almadığıveya beğenmediği bir şeyi, durumu, eseri, davranışı, takdir edebilir. Bu ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerden birini diğerlerinin yerine tercih ederek kullanmak, hem yanlıştır hem de dilin fakirleşme ve yozlaşma sebebidir.

Keyif

Sözlüklerde, “Kendini iyi hissetme ve yaptığı şeylerden hoşlanma hissi, neşe; iç rahatlığı; alkol ve uyuşturucu maddelerin doğurduğu hafif sarhoşluk” anlamları verilen keyif kelimesi, daha çok, “biyolojik veya maddî haz” ifadesi için kullanılır. Son yıllarda moda haline getirilerek yerli yersiz kullanılan tipik çanta kelimelerdendir. Keyifli kitap, keyifli maç, keyifli meslek, keyifli söyleşi, keyifli yazı, keyifli program; keyif aldım, keyif verdi; çok keyifli … vb. Farklı kelimelerle ifade edilebilecek bunlar ve benzeri kullanışlar sadece keyif kelimesine yüklenmektedir.

Keyif kelimesi, dilimizdeki zevk ve zevkle ilgili ifade şekillerini de unutturarak dilimizi zevksizleştirmektedir. Dilimizde “keyif”in, keyif sürmek, keyfi bozuk, keyfi yerinde, keyfî davranış, çakır keyif, keyif çatmak, keyiflenmek vs gibi yaygın ve zengin bir kullanılış alanı vardır.[116] Ancak bunlar, yukarıdaki yanlış kullanışlardan farklıdır. Beğenilen, takdir edilen, hoşa giden, haz duyulan, heyecan veren iyi ve olumlu bulduğumuz her durum, iş ve nesne için keyif’in kullanılması yersiz ve yanlıştır.

Onur

Fransızca “honneur-onör” den Türkçeleştirilen kelime, sözlüklerde “şeref-haysiyet” karşılığı gösterilmektedir. Ancak, gurur, kibir, itibar, izzetinefis karşılıklarında da kullanılmaktadır.
Şeref, haysiyet, gurur, kibir, itibar, izzetinefis kelimelerini “Arapça” kökenli diye kullanmayanlar, bu altı kavramı bir kelimeye yükleyerek hem dilimizi fakirleştirmekte hem Türk milletini şeref, haysiyet ve itibar’dan mahrum bırakmaktadırlar. Özleştirmecilik adına yapılan bu tercih, aynı zamanda dilimizi yabancılaştırmaktadır. Ayrıca “fahrî” yerine de “onur-sal” -fahrî başkan gibi- kullanılması konunun bir başka yönüdür.

Kuşku

Sözlüklerde “vehim, vesvese, işkil” anlamları verilen kuşku dilimizde eskiden beri kullanılan kelimelerdendir. Günümüzde yanlış olarak “şüphe, tereddüt, endişe, korku” yerine de kullanılmaktadır. Kelimenin, bunlardan başka sözün gelişine göre ayrım yapılmadan tasdik ifadesi olarak, elbette, kesinlikle, muhakkak, mutlaka, herhalde vb ifadeler yerine de kullanılması, dilimize zarar vermektedir.

Söylem

Sözlüklerde, “söyleyiş, telâffuz, ifade tarzı, üslûp, klişeleşmiş söz” anlamları verilen bu kelimenin anlamı bulanıktır. Kullanıldığı cümlelere bakıldığında şu kavram ve kelimelere karşılık olduğu anlaşılmaktadır: Fikir, iddia, teori, görüş, söylenti, program, bakış, anlayış, felsefe, dünya görüşü, slogan vs.

– Sizin söyleminize karşı benim söylemim şöyle.
– Biz bu seçimde kamuoyunun önüne şöyle bir söylemle çıkmıştık.
– Bir söyleme göre … ; – Bugünkü siyasi söylem…
– Beyitlerdeki altı çizili sözcükler, İstanbul Türkçesinde olmayan; ama halkın tercih ettiği söylemlerdir.
Yukarıdaki örneklerde söylem kelimesinin hangi anlamda kullanıldığı belli olmamaktadır.

Etkin / etkinlik

Sözlüklerimizde etkin, “aktif, faal; etkinlik, “faaliyet, aktivite” anlamları verilen bu kelimeler, et-(mek) yardımcı fiilinden türetilmiştir. Yardımcı fiiller, anlamdan çok çekimle ilgili iş görürler. Yardım etmek> yardımlaşmak gibi. Bu özelliklerinden dolayı yardımcı fiillerle kelime türetilmesi uygun değildir. Ayrıca etmek fiili (kelimesi), “bazen halk ağızlarında, zikredilmesi uygun olmayan veya ayıp sayılan kelimelerin yerini tutmak üzere kullanılır. Meselâ, büyük ve küçük abdestini yapmak, etmek kelimesiyle anlatılır.”[117] “İçine etmek, üstüne etmek” ifadelerinde de bu anlam vardır. Ancak biz burada kelimelerin dil bilgisi bakımından doğru-yanlış türetilmesi üzerinde değil, doğru anlamla uygun kavramın karşılığı olarak kullanılması üzerinde duruyoruz.

“faal- faaliyet, aktif- aktivite” kelimelerinin karşılıkları (anlamları), “canlı, hareketli, çalışan, işlerlik”tir. Etkin ve etkinlik de uygun olmamakla beraber bu anlamlar için türetilmiştir. Fakat, maymuncuk kelime olarak, “program”, “şenlik”, “çalışma”, “eğlence” vs yerine de kullanıldığı sık görülmektedir. “19 Mayıs spor etkinlikleri”, “Üniversite bahar etkinlikleri”, “anma etkinlikleri” , “kutlama etkinlikleri” “Dernek etkinliklerine sınırlama getirildi.” gibi. Bazen de tesirli, müessir yerine, “gücünü gösterme”, “bir işe ağırlığını koyma” anlamlarıyla “Etkin bir göreve getirildi.”, “Etkinliğini arttırdı.”, “Maça etkinliğini koydu.” “Etkin kararlar alındı.” gibi kullanılmaktadır. Kısaca neredeyse her türlü çalışma ve hareketi, etkin ve etkinlik kelimelerine yüklemeye başladık. Ayrıca faal ve aktif kelimeleri de dilimizde her zaman aynı kavramı ifade etmemektedir.

Yürek

Yürek, kalp, gönül, hatta vicdan insanın iç dünyası ile ilgili birbirine yakın kelime ve kavramlardır. Sözlüklerde karşılıkları geniş olarak açıklanmaktadır. Yürek ve kalp, maddî olarak insandaki kan dolaşımının hareket merkezi olan organ adıdır. Gönül, insandaki manevî inanç ve duygu merkezi vb; vicdan, iyiyi kötüden ayıran iç duygusu temel anlamlarını ifade eder. Mecazî olarak yürek, cesaret; kalp, duygu; gönül, istek anlatır: Yürekli-cesur, yüreksiz-korkak; kalpsiz-duygusuz; gönüllü-istekli, gönülsüz-isteksiz gibi. Ayrıca bu kelimelerin kullanıldığı zengin bir deyimler dünyamız vardır.

Fakat son yıllarda ne hikmetse, her ağzını açan, sakatat dükkânı gibi “yürek”ten dem vurmaktadır. Yürek de bizim güzel kelimemizdir. Fakat kalp ve gönül, özellikle gönül kelimesine düşmanlığımız varmış gibi, her fırsatta bu güzel kelimelerimizin kullanılacağı yerlerde ısrarla yürek kullanılmaktadır. Halbuki gönül kelimesi, en eski Türkçe metinlerden beri var olan bir Türkçe kelimedir. Üstelik Batı dillerinde karşılığı bulunmadığı da belirtilmektedir. Belki de bu sebepten bazıları gönül düşmanlığı yapmaktadır. Radyolardan dinlediğimiz şu cümlelerde bunun örneklerini görüyoruz:

-Aralarında yürek bağı vardı. (gönül bağı, demek istiyor.)
-Hepsinin yüreğinde bir dilek vardı Cumhurbaşkanından. (gönlünde ..)
-Yüreğinizin sesini dinleyin. (vicdanınızın, demek istiyor)
-İnsanın yüreğinin güzel olması önemli. (içinin, kalbinin temiz olması, demeliydi)
-Yüreği güzel olanın güzelliği yüzüne de yansır. ( Ne olduğunu ben de bilmiyorum.)
-Nalân Altınörs’ü dinlerken yüreğinizle baş başa kalacaksınız. (duygularınızla …, vicdanınızla …?)
-Yüreğinize sağlık, çok iyi söylediniz. (Çok iyi söylediyse, diline veya ağzına sağlık denir.)
-Yüreğimi sana verdim, yüreğim sizinle… (Kalp veya gönül verilir.Gönlüm sizinle,denir.)
-Bırakın insanlar yüreği ile davransın. (İçinden geldiği gibi … denir.)
-Yüreğimden mısra düzdüm.
-Yüreğini ortaya koydu; yüreği varsa… ; yüreği yetiyorsa…vd. (Varlığını veya canını …; cesareti varsa …, gücü yetiyorsa … denilmelidir.)
Karacaoğlan’ın “uslanmayan deli gönül”ü bile “deli yürek” haline getirildikten sonra ne söyleyelim.

Yoğun

Yoğun kelimesine,en eskisinden en yenisine kadar Türkçe sözlüklerde, “kalın, koyu, kaba”, “hacmine göre ağırlığı çok olan, kesif”, “koyu, ağır, kalın”, ”şişman, iri”, “yontulmamış, terbiyesiz” anlamları veriliyor. Yoğun, güzel bir Türkçe kelime. Ne var ki bu kelime de, modalaştırılıp “maymuncuk” kelime haline getirilmiştir. Yerli yersiz kullanılmaktadır:

İşim çok yerine çok yoğunum,
Büyük ilgi “ yoğun ilgi
Trafik sıkışıklığı “ yoğun trafik
Kalabalık topluluk “ yoğun kalabalık
Şiddetli kış “ yoğun kış
Büyük aşk “ yoğun aşk
Sürekli yağmur “ yoğun yağmur
Sıkı veya hızlı çalışma “ yoğun çalışma

İşim başımdan aşkın, başımı kaşıyacak vaktim yok, çok meşgulüm, çok doluyum, derslerim çok sıkı veya derslerim çok ağır vb yerine hep yoğun kullanılmaktadır. Yoğun eskiden daha çok fizik- kimya terimi olarak kullanılırdı: civanın yoğunluğu, yoğunluğu hafif … gibi.
Modaya uyarak “çok yoğunum” diyen bir insan, ne demiş oluyor ? Her halde, “Çok kalın veya kabayım; şişmanım.”

Kısaca yoğun olmayan bir şey yok, artık her şey yoğun. Yavuz Bülent Bakiler’in dediği gibi “çaya çorbaya yoğun.”[118]

Gerçekleşmek /gerçekleştirmek

Türkçe sözlüklerde, “gerçek, varlığı inkâr edilmeyen, var olan; sahte olmayan, asıl, temel”, “hakikat” ; “gerçekleşmek, gerçek hale gelmek, düşünce ve hayal olmaktan çıkmak, tahakkuk etmek” anlamları verilmiş.

“Gerçek”, “gerçekleşmek” , “gerçekleştirmek”, “gerçekleştirilmek” vd. Türkçenin güzel kelime ailelerinden biri. Fakat son yıllarda “güzel Türkçe” den “yozlaşan Türkçe”ye aktarılan kelimelere dahil edilmiş.

“Gerçekleşmek” , olması, ulaşılması çok istenilen, elde edilmek istenilen ve sonunda sabır veya çalışma ile elde edilen olumlu durumları ifade için kullanılır. Olumsuz, istenmeyen veya sıradan durumlar için özellikle de olumsuzluk anlatan durumlar, sonuçlar için hiç kullanılmaz. Meselâ, “Yemek yedim.” yerine “Yemek yemeyi gerçekleştirdim.”; “Birkaza yaptım.” yerine de “Bir kaza gerçekleştirdim.”, denilmez.

Fakat son yıllarda, bu güzel Türkçe kelimemiz de sorumsuzca kullanılarak yozlaştırılmaktadır. Televizyonların haber programlarından ve basından derlediğimiz örneklerden bazıları şöyle:

– Edremit yolunda bir kaza gerçekleşti. Kazada üç kişinin ölümü gerçekleşti.
– Açılışı yapılan … okulu … liraya gerçekleşti. (… liraya mal oldu; … lira harcandı, denilmeliydi.)
-Karadeniz’de sel baskını gerçekleşti. (Sel baskını oldu veya Sel felâketi meydana geldi, denilir.)
-Hizbullah mevzilerini sekiz gündür vuran İsrail, dün en kanlı saldırısını gerçekleştirdi ve 70 sivil öldürüldü.(atv)

Bu son cümle ile, “Oh! çok iyi oldu, sevinebilirsiniz” mesajı verilmektedir. Eğer böyle değilse, “… kanlı saldırı yaptı, saldırıda bulundu; 70 sivil hayatını kaybetti “ vs, denilmeliydi.
-Teröristler, … polis karakoluna bombalı bir saldırı gerçekleştirdi.”
Bu cümleyi haber programında kullanan televizyon kanalı, olayı, Türk milletinin veya devletinin bakış açısından değil, teröristlerin bakış açısından vermiş olmaktadır. Çünkü böyle bir olay, terörist açısından plânlanıp uygulamaya konulmuş bir başarı, bir ‘gerçekleşme’dir.

-Cumhurbaşkanı dün iki açılış gerçekleştirdi. ( açılış yaptı.)

-Milan takımı, üç oyuncu hakkını da gerçekleştirdi, sayın seyirciler. (TRT-I). ( üç oyuncu değiştirme hakkını da kullandı, denilir.)

-Yugoslavya’da görünen odur ki, halk verdiği oyların neticesini zorla gerçekleştirdi. (Kenan Akın, Türkiye gazetesi, 7.10.2000) (Bu cümlede gerçekleşmek’in yeri var mı?)

-Öte yandan yazarla doğru iletişim kurmak, yani metnin mesajını çözmek, metinde kullanılan kelimelerin, terimlerin iyi anlaşılmasına, cümle içindeki görevlerinin ve yazarın ona yüklediği anlamların bilinmesiyle gerçekleşir.(Ş. Aktaş – O.Gündüz, Yazılı ve Sözlü Anlatım,s.75.) (Bu cümlede, gerçekleşmek kullanılmaz. “… anlaşılmasına, … bilinmesine bağlıdır.” veya “ … anlaşılmasıyla, … bilinmesiyle mümkündür.” denilebilir.)

Şans

Türkçe Sözlük’te (TDK) şans, baht, talih, felek.
Fransızca kökenli bu kelime de “maymuncuk” kelimelerin başında gelmektedir. Meraklılarınca, fırsat, imkân, ihtimal, hak, yetki, seçenek, çare, çıkış yolu, çözüm vb gibitespit ettiğimiz en az dokuz kelime veya ifadenin yerine kullanılarak dilimiz, hem fakirleştirilmekte hem de yabancılaştırılmaktadır.

-Hakan, yakaladığı bariz gol şansını değerlendiremedi. (Bu cümlede fırsat kullanılır. Çünkü fırsat, gelip geçici uygun, elverişli şart veya zaman anlamındadır.)
– Füzeler, hedeflere kilitlenmiş durumda. Bu füzelerin ıskalama şansı yok. (Savaş Süzal, atv, 16.2.1998) (ihtimal yerine kullanılmış. İhtimal, bir şeyin olabilirliği)
– Beyler, bu sefer hata yapma şansımız yok. (Deli Yürek dizisi, 26.3.2002) (Burada pay yerine kullanılmış olsa gerek. Hata yapmak şans olur mu?)
– Türkiye bizim ülkemiz, ondan vazgeçme şansımız yok. (TRT-2, 23.8.1999) (seçenek, lüks ? olabilir. Daha doğrusu, … ondan vazgeçemeyiz, denilmeliydi.)
-Yolsuzlukla mücadelede, hiç kimseye taviz verme şansımız yok. (Sadettin Tantan, Kanal D, 2.11.2002) (Burada belki hak veya yetki denilebilir. Ancak, açık ve doğru Türkçesi, Taviz veremeyiz, olabilir.)
-Yeni yönetmelikle bir sınav şansı daha verildi. (hak veya fırsat)
-Böyle pahalı bir araba alma şansım yok. (imkân)
-Size baş vurmaktan başka şansım kalmadı. (çare, seçenek, çıkar yol vs)
-Bol şans veya şansınız bol olsun denilmez; talihiniz veya bahtınız açık olsun denilir.
Şans, kelimesinin değişik anlamlarda ve yanlış kullanılışına her gün şahit oluyoruz.

Olay

Türkçe sözlüklerde ve Özleştirme Kılavuzu’nda “vaka, hadise, vukuat, fenomen” karşılıkları verilmektedir.

Dil bilgisi bakımından Türkçede olmayan ve isim veya fiil köklerine, ayırt etmeden getirilen “–ay,-ey,-y” ekleriyle yapılmış yap-ay, dene-y, uza-y, bir-ey (dur-ay, yaz-ay, beş-ey, bin-ey, gid-ey) vb gibi uydurma kelimelerden biridir. Ancak, tasfiyeci-uydurmacıların beyin yıkama propagandası sonucu diğerleri gibi yaygın olarak kullanılmaktadır. Dilde bu tür yaygın yanlışlara “galat-ı meşhur” (meşhur yanlış) adı verilir. Biz bura kelimenin uydurulduğu hadise,vukuat vs anlamında kullanılıp kullanılmaması ile değil, “maymuncuk kelime” olarak kullanılmasıyla ilgileniyoruz.

Olay, son yıllarda yerli yersiz pek çok kelime ve ifadenin yerine kullanılmakta, böylece dilimizin fakirleşmesine ve çirkinleşmesine sebep olmaktadır. Hangi anlamda kullanıldığı bile belli olmayan kullanışlardan bazı örnekler verelim:

-Bu sinema olayı önemli bir olaydır. Ben sinema olayını öncelikle yönetmen olayı olarak görüyorum.
– Üniversiteye girme olayı oldukça zor.
-Rüzgârlı havalarda deniz olayı iyi olmuyor.
-Okulda yemek olayı iyi gidiyor.
-Benim olayım, para olayı değil.

Paylaşmak

Sözlüklerde,pay ve paylaşmak kelimelerine şu anlamlar verilmiş: pay, “taksimde düşen hisse, kısım, parça”; paylaşmak, “pay etmek, bölüşmek”

Son bir iki yıldır modalaşan kelimelerden birisi de paylaşmak. Anlatmak, açıklamak, aktarmak, bildirmek, nakletmek, izah etmek, göstermek vb kelimelerinin yerine yaygın şekilde kullanılması dikkat çekmektedir. Birçok kelimenin yerine olur olmaz kullanılması, dilimizin anlatım zenginliğine zarar verdiği gibi, kelime anarşisine sebep olmaktadır:

“-Bilgilerinizi bizimle paylaşır mısınız?” değil, “Bu konuda bilgi verir misiniz?, Açıklama yapar mısınız?;
“ -Orada ne olup bittiğini bizimle paylaşır mısınız?” değil, “bize anlatır mısınız” veya “Bize aktarır mısınız?”
“-Şimdi bu resimleri ekranda seyircilerimizle paylaşalım.” değil, “…seyircilerimize gösterelim.”

Geçtiğimiz

Geçtiğimiz kelimesi de yerinde kullanılmayan veya yanlış yerde kullanılan Türkçe kelimelerden birisidir. Türkçede “geçtiğimiz yol”, “geçtiğimiz köprü”, “Geçtiğimiz sokak” vs denilebilir. Fakat zaman ifade eden kavramlar için “geçtiğimiz gün”, “geçtiğimiz hafta” , “geçtiğimiz ay” vs denilmez. Çünkü “geçen” biz değiliz, zamandır. Doğru Türkçesi, “geçen hafta”, “geçen yıl” dır.

Artı ve gibi

“Artı” ve “gibi” kelimelerinin kullanılışı da dilimize musallat edilen yanlış kullanışların tipik örneklerindendir. İkisi de Türkçe kökenli olan bu kelimelerin yanlış kullanılışı, dilimizin ifade zenginliğini köreltmektedir.

Meselâ, “yemek yedim artı çay içtim.” denilmemesi gerektiği gibi, “otobüse bindim artı yerime oturdum.” da denilmez. Fakat çevremizde her gün bu tür lüzumsuz kullanışlara kulak misafiri oluyoruz. Halbuki “artı” yerine dilimizde sözün gelişine uygun olarak, “sonra, ayrıca, üstelik, üstüne üstlük, bir de, diğer yandan, fazladan, ilâve olarak vs” gibi zengin ve farklı anlam incelikleri taşıyan ifade şekillerimiz vardır.

“Gibi”, Türkçenin benzetme edatlarından birisidir. “Benzetme” anlamı ve kastıyla sık kullanılan bir edattır. Son yıllarda özellikle “saat” ve “zaman” bildiren ifadeler için yaygın olarak yanlış kullanılmaktadır: “saat üç gibi gelirim.”, “ sekiz gibi giderim.” vb şeklindeki ifadeleri sık sık duyuyoruz. Bu tür saat ve zaman bildiren ifadeler Türkçede, “doğru, civarında, sularında, sıralarında, …kala, …geçe vb” kelimeleri ile kullanılır. Gibi’nin yanlış kullanılışına sebep olan ifadelerin doğrusu, “üçe doğru, üç civarında, üç sularında, üç sıralarında” veya doğrudan “üçte, beşte” vb şeklindedir.

Türkçenin doğru ve güzel kullanılması, kelimelerin kökenine göre (Türkçe kökenli-yabancı kökenli) seçim yapılıp kullanılmasından çok, zihnimizdeki kavramları tam karşılayan uygun kelimelerin seçilip cümle içinde de olması gereken yerde kullanılmasına ve doğru söylenip yazılmasına bağlıdır. Dilin anlam incelikleri ve anlatım zenginliği her nesne veya kavrama uygun kelimenin seçilip kullanılması ile ortaya çıkar.

c) Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış Kullanılışı

Türkçede bazı yardımcı fiiller, ya yerinde kullanılmamakta ya birden çok yardımcı fiilin yerine veya başka bir fiilin yerine kullanılmaktadır. Meselâ “yapmak” yardımcı fiili, başka yardımcı fiillerin veya fiillerin yerine de yerli yersiz kullanılmaktadır:

Kahvaltı etmek yerine kahvaltı yapmak
Park etmek “ park yapmak
Konuşmak “ konuşma yapmak
Beklemek “ bekleme yapmak
Yıkanmak “ banyo yapmak (bazen almak)
Çay demlemek “ çay yapmak
Yemek pişirmek “ yemek yapmak
Sevişmek “ aşk yapmak
Çocuk doğurmak
Çocuk sahibi olmak “ çocuk yapmak
Seyahat etmek “ seyahat yapmak
Hatırlatmak “ hatırlatma yapmak

d) Bazı Kelimelerin Söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar

e) İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması

Günümüzde Türkçenin yapı ve işleyişine yönelen tehdit veya tehlikeler değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Türkçenin yapı ve işleyişine yönelik tehdit ve tehlikelerin belki de en tahrip edici olanı, kelime gruplarında (söz diziminde) görülen bozulma ve yozlaşmadır. Dilimize yönelen asıl tehdit ve tehlike de budur.

Dilin anlamlı veya görevli müstakil varlıkları kelimelerdir. Kelimeler, dilin asıl unsurları olarak son derece önemlidir. Çünkü dilde tek tek varlık, kavram ve hareketler kelimelerle temsil edilirler. Ancak, dil anlamlı en küçük dil unsuru olan kelimelerden meydana gelmekle birlikte, sadece tek tek kelimelerden ibaret değildir. Dilin asıl yapı ve işleyiş karakteri, kelimelerinde değil kelimelerin birbiriyle belirli kurallar içinde ilişkiler kurarak meydana getirdikleri söz diziminde kendisini gösterir. Bundan dolayı aynı kelime farklı dillerde kullanılabilmektedir.

Dil, tek kelimeyle karşılayamadığı nesne ve kavramları karşılamak için veya kelimeden daha geniş anlamları ifade etmek için birden çok kelimeyi belirli kurallar içinde sıralayarak söz dizimini meydana getirir. Herhangi bir dili, o dilin kelimelerini arka arkaya tek tek (sözlük kelimesi halinde) okul, kalem, defter, gelmek , yazmak, hava, su, cam, duvar, şeklinde sıralayarak konuşamayız.

Dil bir kelime listesi değil, kelimeler ve onları işleten eklerin meydana getirdiği bir anlam örgüsüdür. Bu örgüye, dilin söz dizimi diyoruz. Söz diziminde kelimeler, belirtme veya hüküm anlatmak üzere belli kurallar içinde arka arkaya dizilerek bir kelime topluluğu meydana getirirler. Bu dizilme ve işleyiş her dilde farklıdır. Söz diziminde belirtme ifade eden kelime topluluğuna kelime grubu; hüküm ifade edenlere de cümle diyoruz. Meselâ “geniş / yol” belirtme ifade eden sıfat tamlaması adını verdiğimiz bir kelime grubudur; “ Yol geniş(tir.)” ise cümle adını verdiğimiz bir hüküm grubudur.

Kelime grubu, bir nesnenin, bir kavramın veya bir hareketin karşılığı olmak üzere belirli kurallar içinde bir araya getirilmiş, yapı ve anlam bütünlüğü taşıyan bundan dolayı tek kelime gibi iş gören kelime topluluğudur. Dil, tek kelime ile karşılayamadığı anlamları, kelimeleri belirli kurallar içinde bir araya getirerek yani kelime grubu kurarak karşılar. Meselâ kitapkelimesi tek başına bütün kitapları veya herhangi bir kitabı karşılayan belirsiz bir anlam ifade eder. Fakat ciltli kitap ifadesi, artık bütün kitapları veya herhangi bir kitabı ifade etmez, sadece ciltlenmiş olanları kapsayan belirli bir anlam ifade eder. İsmail-in kitab-ı ifadesinde de kitabın kime ait olduğu veya hangi kitap olduğu belirtilerek anlam, sınırlı ve belirli hale getirilir.

Kelime gruplarında, kelimeler bir araya getirilirken arka arkaya dizilmesi, belli kurallara bağlıdır. Kelime grubunu meydana getiren kelimelerin öncelik-sonralık sırası, ekli veya eksiz olması, hangi kelimenin hangi eki alması gerektiği önemlidir. Ciltli kitap yerine kitap ciltli; okul-un kitab-ı yerine de, kitab-ı okul-un, okul kitap, kitap okul, okul-sal kitap, kitapsal okul; kapı kol-u yerine kapı kol, kol kapı, kol-u kapı, kapı-sal kol veya kol-sal kapı; mas mavi yerine mavi mas; bem beyaz yerine beyaz bem diyemeyiz. Dediğimiz zaman kastettiğimiz anlam ya değişir ya bozulur; fakat istediğimiz anlam olmaz.

Kısaca, kelimelerin sıralanışında ve birbirine bağlanışında her dilin kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzeni (dil bilgisi, gramer kuralları) vardır.[119] Bu yapı ve işleyişe (söz dizimine) uyulmadığı zaman dil, bozulup yozlaşmış olur. Günümüzde Türkçe böyle bir tehdit veya tehlike ile karşı karşıyadır. Bu tehlike en çok isim ve sıfat tamlamalarında kendisini göstermektedir.

Türkçede sıfat tamlaması, bir sıfat unsuru ile bir isim unsurundan meydana gelir. Bu tamlamada önce sıfat yani varlık veya kavramın herhangi bir özelliğini belirten kelime veya kelime grubu, sonra özelliği belirtilen varlık veya nesnenin adı olan kelime veya kelime grubu (isim) getirilir. Kitap nesnesinin bir özelliğini söylemek istersek, önce özelliğini (sıfatı) sonra kitap nesnesini (ismi) söyleriz: Ciltli kitap, kalın kitap, faydalı kitap, çok okunan kitap, İsmail Acar’ın yazdığı kitap gibi. Örneklerde görüldüğü gibi sıfat veya varlık adından herhangi birisi, tek kelime olabileceği gibi, birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da olabilir: Meselâ yazı tahta-sı,bir nesnenin adıdır. “Küçük”, “eski”, “dikdörtgen”, “yeşil boyalı”, “derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz” vs. gibi özellikleri belirtilmek istendiğinde, bunları “yazı tahtası” nesnesinden (isminden) önce getiririz:

“Eski / yazı tahtası”,
“yeşil boyalı / yazı tahtası” ,
“derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz / yazı tahtası” gibi.

Buradaki “eski” , “yeşil boyalı” veya “üzerine yazıp çizdiğimiz” özellikleri yani sıfatları, sadece “yazı”ya veya sadece “tahta”ya değil; bütün olarak “yazı tahtası” kelime grubuna (isim tamlamasına) aittir. Çünkü “yazı tahtası”, meydana getirdiği yapı ve anlam bütünlüğü ile “bir tek kelime” değerindedir. “yazı tahtası” tek bir nesne adı olarak, tek tek yazı ve tahta nesnelerinden başka bir nesnedir. Bundan dolayı bir tek nesne adı olan “yazı tahtası” kelime grubuna ait sıfatları, tek kelime değerinde olan kelime grubunu bölerek,

“yazı eski tahtası” ,
“yazı yeşil boyalı tahtası”,
“yazı derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz tahtası”
şeklinde, belirsiz isim tamlaması kalıbındaki grubun arasına sokamayız.
Son yıllarda, Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, sıfat unsurunun, bir kelime grubu olan isim tamlamasının arasına sokulduğu görülmektedir:

Millî Eğitim Eski Bakanı,
Ankara Eski Valisi,
Genelkurmay Eski Başkanı vb gibi.

Özellikle eski sıfatının kullanılışında görülen bu yanlışlık, kelime grubunun yapı ve anlam bütünlüğü ile grup vurgusunun dikkate alınmayışından veya bilinmeyişinden kaynaklanmaktadır. Bunu yapanlar, sıfat tamlaması kalıbındaki kelime grubunu,

Eski Millî Eğitim / Bakanı,
Eski Ankara / Valisi
Eski Genelkurmay / Başkanı

gibi düşünmektedirler. Eski / Millî Eğitim Bakanı, Eski / Ankara Valisi, Eski/Genel kurmay Başkanı birer sıfat tamlamasıdır. Bu tamlamalarda “eski Millî Eğitim” , “eski Ankara” veya “eski Genelkurmay” söz konusu değildir.Sıfat tamlamaları bir sıfat ve bir isim unsurundan meydana gelir. Burada grupların sıfatı “eski” , isim unsuru da Millî Eğitim Bakan-ı ve Ankara Vali-si şeklindeki belirsiz isim tamlamalarıdır. Dolayısıyla burada eski sıfatı, Bakan’ın veya vali’nin değil, Millî Eğitim Bakan-ı ve Ankara Vali-si kelime gruplarına aittir. Bir de sıfat tamlamasında vurgu sıfat üzerindedir. Bundan dolayı doğrusu, Eski / Millî Eğitim Bakanı , Eski / Ankara Valisi şeklindedir. Türkçede belirli ve belirsiz olmak üzere iki tür isim tamlaması vardır. Belirsiz isim tamlamaları, kalıcı isimler yapar ve arasına başka bir unsur girmez. Millî Eğitim Bakanı ve Ankara Valisi kelime grupları da birer belirsiz isim tamlamasıdır.

Diğer taraftan, Türkçede sıfat sadece “eski” kelimesinden ibaret değildir. Sayılamayacak kadar sıfat söz konusudur. Ayrıca sıfat tek kelime olabileceği gibi birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da olabilir. Eski / Ankara Valisi şeklinde sıfat tamlaması olabileceği gibi, 1995- 2000 yılları arasındaki / Ankara Valisi , Çok faydalı çalışmalar yapan / Ankara Valisi şeklinde bir sıfat tamlaması da olabilir. Bu sıfat tamlamalarını da, “Ankara 1995-2000 yılları arasındaki Valisi”, “Ankara çok faydalı çalışmalar yapan Valisi” şeklinde söyleyemeyiz.

Sıfat tamlamalarında “eski” sıfatı ile başlayan yanlış kullanış, 1980’den sonra bazı Bakanlıkların kuruluşunda yer alan “il” veya “ilçe” müdürlüklerinin adında da görülmektedir. Türkçe konusunda diğer kurumlara örnek olması gereken Millî Eğitim Bakanlığının, il ve ilçelerdeki müdürlüklerinin adı, Türkçenin yukarıda açıkladığımız yapısına aykırı ve yanlış olarak resmîleştirilmiştir. Aynı Bakanlıkta bir taraftan doğru olarak “İlçe / Millî Eğitim Müdürlüğü” şekli kullanılırken, diğer taraftan yanlış olarak “Millî Eğitim İl Müdürlüğü” şekli kullanılmaktadır. Bu durum diğer kurumlarda da görülmektedir. Böylece Türkçenin yapı ve işleyişi, adeta devlet eliyle bozulup yozlaştırılmaktadır.[120]

bozuk / kapı kolu yerine kapı bozuk kolu
Yeni / Türkiye Cumhuriyeti yerine Türkiye Yeni Cumhuriyeti
yoğurtlu / patlıcan kızartması yerine patlıcan yoğurtlu kızartması
kırık / pencere camı yerine pencere kırık camı

demek nasıl yanlışsa “Millî Eğitim İl Müdürlüğü”, “Dışişleri Eski Bakanı”, “Belediye Eski Başkanı”, “Ankara Eski Valisi” ve benzeri örnekler de Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı ve yanlıştır. Dolayısıyla dilimizin işleyişini bozup yozlaştıran kullanışlardır.

Sayın hitap kelimesinin zaman zaman yanlış kullanıldığını görüyoruz. Türkçede hitap unsuru olarak kullanılan sayın, sıfat tamlamasında olduğu gibi, isim tamlaması, birleşik isim veya sıfat tamlaması kalıbındaki unvan gruplarından önce kullanılması gerekir.[121] Ancak “Balıkesir Sayın Valisi” , “Prof. Dr. Sayın Ali Duymaz”, “Mühendislik Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Şerif Saylan” vb örneklerinde gördüğümüz gibi isim tamlamasının veya sıfat tamlaması kalıbındaki unvan grubunun arasına sokularak kullanıldığı sık sık görülmektedir. Bu tür kullanışlar da sıfatların isimlerden önce gelmesi ve kelime grubu bütünlüğü kuralına aykırıolduğu için yanlış bir kullanış şeklidir. Doğrusu,

Sayın/ Balıkesir Valisi,
Sayın / Prof. Dr. Ali Duymaz ,
Sayın / Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şerif Saylan
şeklindedir.

Türkçenin kelime gruplarını yapı ve işleyişinde görülen bir başka bozulma ve yozlaşma da isim tamlamalarında görülmektedir. İsim tamlaması, Türkçenin en işlek, en güzel ifade şekillerinden ve anlatımda zenginlik kaynaklarından birisidir. Türkçede iki isim unsuru, iyelik-sahiplik-mülkiyet- aitlik- mensupluk, nispet ifade etmek üzere “isim tamlaması” kalıbında birbirine bağlanır.

“Bir nesnenin başka bir nesnenin parçası olduğu”,
“bir nesnenin başka bir nesneye ait olduğu”,
veya
“bir nesnenin başka bir nesne ile tamamlandığı”

anlatılmak istendiğinde “isim tamlaması” kurulur. Bu dil birliğini (kelime grubunu) kuran Türkçe ekler, “iyelik ekleri”dir. Yani isim tamlaması, iyelik ekleriyle kurulan ekli bir birleşmedir. Kapı, kol veya kitap, çanta kelimeleri tek tek kullanıldığında, sadece karşılıkları oldukları nesneleri karşılar, aralarında bir bağ yoktur. Fakat bu kelimeleri (isimleri) iyelik sistemi içinde “kapı kol-u” ve “kitap çanta-sı” şeklinde iyelik ekiyle birleştirirsek, hem “kol”un “kapı”ya, “çanta”nın “kitap”a ait olduğu anlatılmış olur hem yeni bir nesne adı türetilmiş olur.
Türkçenin bu güzel işleyiş sistemi, son yıllarda biraz da yabancı dillerin tesiri ile,

-İyelik ekleri kullanılmayarak
-Hem iyelik ekleri kullanılmayıp hem kelime sırası ters çevrilerek
-Fransızca nispet-aitlik eki ve şekli (-sal,-sel) kullanılarak

bir kaç şekilde bozulmaktadır.
İsim tamlamalarındaki iyelik eklerinin kullanılmamasından doğan bozulma ve yozlaşma, özellikle kuruluş, iş yeri, semt, sokak, yemek vb isimlerinde çok sık görülmektedir. Türkçe bu açıdan (iyelik ekleri kullanılmayarak) dikkat çekici şekilde yozlaştırılmaktadır. Önceki yıllarda, Edirne Kapı-sı>Edirne Kapı, Paşa Bahçe-si>Paşa Bahçe, Top Kapı-sı> Top Kapı gibi birkaç örnekte kalıplaşmış olarak görülen bu bozulma, genellikle banka isimlerinden başlayarak gittikçe yaygınlaştırılmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Sümer Bank (doğrusu Sümer Banka-sı), Eti Bank, (doğrusu Eti Banka-sı), Deniz Bank (Doğrusu Deniz Banka-sı)[122] isimleri ile başlatılan yanlış kullanış, son yıllarda diğer banka isimlerine de geçmiştir. Koç Bank, İnter Bank, Vakıf Bank vs. Yakın yıllarda güzelim Türkçe “Halk Bankası” adı da bu bozulma ve yabancılaşma modasına uyularak Halk Bank yapılmıştır.

Dilimizin önemli yapı ve işleyiş özelliklerinden olan bu iyelik sistemi veya isim tamlaması kalıbındaki bozulma son yıllarda resmî kurum ve kuruluş isimlerinde de görülmeğe başlamıştır: Trafik Denetleme şube Müdürlüğü, Asayiş Şube Müdürlüğü, Sağlık Kültür Daire Başkanlığı, İstihbarat Daire Başkanı, Başbakanlık Merkez Bina vb gibi. Bu isimlendirmelerin doğrusu,

Trafik Denetleme Şube-si Müdürlüğü,
Asayiş Şube-si Müdürlüğü,
Sağlık Kültür Daire-si Başkanlığı,
İstihbarat Daire-si Başkanı,
Başbakanlık Merkez Bina-sı
şeklindedir.

İsim tamlaması veya iyelik sisteminde görülen bozulma ve yozlaşmadan yemek isimleri de nasibini almaktadır. Değişiklik veya yabancı özentisiyle isim tamlaması kalıbında söylenmesi gereken yemek isimlerimizi, ezogelin çorba, mercimek çorba, yayla çorba, Ankara tava, İnegöl köfte, vb şekillerde iyelik eklerini kaldırarak sıfat tamlaması kalıbında daha doğrusu yabancı dillerin söz dizimine uydurarak söylemeye başladık. Bu tür yemek isimlerinin doğru Türkçesi, ezogelin çorbası, mercimek çorbası, yayla çorbası, Ankara tavası, İnegöl köftesi şeklindedir. İsim tamlaması kalıbında olan bu isimler, iyelik ekleri kaldırılarak Türk mantığına, Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak görünüşte sıfat tamlaması kalıbına sokulmakta fakat aslında yabancı dillerin yapı ve işleyişine uydurulmaktadır. Böyle olunca meselâ “ezogelin” veya “yayla” adı, “çorba”nın; “İnegöl” adı, “köfte”nin sıfatı (özelliği) durumuna geçmiş olmaktadır. Halbuki “çorba” nın “ezogelin” veya “yayla” olması, “İnegöl”ün de “köfte” olması mümkün değildir. Burada “ezogeline ait çorba” (ezogelinin çorbası)ve “İnegöl’e ait, İnegöl’e has, İnegöl’ün köftesi” söz konusudur.

Türkçe isim tamlamasını, dolaysıyla Türkçenin işleyişini bozan bu uygulama, semt, cadde, sokak, işyeri ve çeşitli kuruluş isimlerinde görüldüğü gibi, Türkçeleştirme adına yapılan yeni terimlerde de görülmektedir: Toplum bilim, dil bilim, ruh bilim, demir oksit, bakır sülfat, sözcükbilim vb gibi. Bunların doğrusu, toplum bilim-i, dil bilim-i, ruh bilim-i, demir oksid-i, sözcük bilim-i şeklinde olmalıdır.

Türkçenin isim tamlamasındaki daha ileri derecede bir başka bozulma ve yozlaşma da hem iyelik eklerini kullanmamak hem de kelime sırasını ters çevirmekten doğan bozulma ve yozlaşmadır: Otel Basri, Eczane Gülay, Cafe Değirmen, Villa Oruç vb gibi. Tam anlamıyla İngilizcenin tesiriyle ortaya çıkan bu bozulma ve yozlaşma şeklinde hem iyelik sistemi bozulmakta hem de kelime sırası ters çevrilmektedir. Otel Basri, Eczane Gülay, Cafe Değirmen isimleri, isim tamlaması kalıbında olması gerekirken sıfat tamlaması kalıbına sokulmuşlardır. Otel, eczane ve Cafe kelimeleri, Basri, Gülay ve Değirmen isimlerinin sıfatı gibi kullanılmıştır. Böyle bir vasıflandırma ise mantıksızdır. Çünkü “Basri”nin “otel” olması, “Gülay”ın “eczane” olması söz konusu olamaz. Bu ifade şekillerinin doğrusu ve Türkçesi, Basri Oteli, Gülay Eczanesi, Değirmen kahvesi, Oruç Villası şeklinde isim tamlaması olmalıdır. Bu tür ifadeleri veya isimleri “Türkçe” veya “yabancı” yapan kelimelerin kökeni değil, söz dizimidir.

Türkçe isim tamlaması veya iyelik şeklindeki bir bozulma da, Türkçeye adeta musallat edilen Lâtince-Fransızca -l,-al,-el,(-sal,-sel) aitlik-nispet ek ve dil bilgisi şekillerinin kullanılmasından ortaya çıkmaktadır. Türkçede iyelik, mülkiyet, aitlik ve mensupluk ifadesi için kullanılan en yaygın ve işlek dil bilgisi (gramer) şekli, yukarıda da açıkladığımız “iyelik grubu” veya “isim tamlaması” kalıbıdır. İyelik ekleri kaldırılarak, hem iyelik ekleri kaldırılıp hem kelime sırası ters çevrilerek bozulan isim tamlaması kalıbı, bir de Türkçeyi “öz güzelliğine kavuşturmak” adına başlatılan tasfiyecilik hareketi ile dilimize sokulan Fransızca ek ve ifade kalıbı –sal,-sel’li şekillerlebozulmaktadır. Arapçadan dilimize girmiş, millî, dinî, askerî, ahlâkî, siyasî örneklerindeki aitlik veya nispet sıfatları yapan -î (şapkalı i) ekini dilimizden atmayı düşünenler, bunun yerine de dilimize Fransızcadan girmiş aktüel, kültürel, orijinal, nasyonal kelimelerinde gördüğümüz bir başka yabancı -l,-al,-el,-sal,-sel ekini getirmişler veya bir başka ifadeyle, Arapça nispet –î’sini, Fransızca -al,-el,-sal,-sel ekleriyle tercüme etmişlerdir. Fakat “tasfiyeci-özleştirmeciler”, bu kadarla da kalmayıp bu Fransızca eki ve ifade kalıbını, “Öz Türkçecilik” adına alabildiğine kullanıp yaygınlaştırarak, Türkçenin iyelik ekleri ile kurulan isim tamlamasını bile bozup işlemez duruma getirmişlerdir. Bu anlayış ve uygulamalarla dilimiz hem yozlaştırılmakta hem yabancılaştırılmaktadır:
“Bir dildeki anlamsal ve yapısal değişikliği belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlüksel düzlemdeki yeniliklerdir.” [123]

Türkçe üzerine yapılan bir araştırmadan aldığımız yukarıdaki cümlede, kullanılan –sal, -sel’ li ifade şekillerinin hiç birisine Türkçenin ihtiyacı yoktur. Bu cümledeki,

Anlam-sal değişiklik yerine anlam değişikliği,
yapı-sal değişiklik yerine yapı değişikliği,
sözcük-sel düzlem yerine sözcük düzlemi,

şeklinde isim tamlamaları kullanılarak, söz konusu cümle şöyle kurulabilirdi:
“Bir dildeki anlam ve yapı değişikliği(-ni) belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlük düzlemindeki yeniliklerdir.”

Türkçeyi “özleştirmek”(!)adına, Arapça nispet –î’sine karşılık olmak üzere Fransızcadan alınıp kullanılan bu –sal,-sel eki ve onunla yapılan Fransızca söz dizimine uygun sıfat tamlamalarına pek çok örnek gösterebiliriz: Yapısal bozukluk, bilimsel yayın, sözlüksel anlam, duygusal insan, anayasal düzen, kentsel ulaşım, tarımsal kredi, parasal durum, eleştirel düşünce, doğal denge vb gibi. Bu ifadelerin hiç birisi Türkçenin yapı ve işleyişine uygun değildir. Örneklerini verdiğimiz bu ifade kalıplarının, hem eki yabancı hem kalıbı meydana getiren söz dizimi (kelime grubu) şekli yabancıdır. -Sal,-sel’li örneklerin istisnasız hepsi, Türkçenin yapı ve işleyişine uygun olarak Türkçenin iyelik sistemi ile isim tamlaması şeklinde , yabancı bir ek ve yapıya ihtiyaç duyulmadan şöyle ifade edilir:

yapısal bozukluk değil Yapı bozukluğu,
bilimsel yayın değil bilim yayını veya bilimlik yayın,
sözlüksel anlam değil sözlük anlamı,
doğal denge değil doğa dengesi,
duygusal insan değil duygulu insan,
anayasal düzen değil anayasa düzeni,
kentsel ulaşım değil kent ulaşımı,
tarımsal kredi değil tarım kredisi,
parasal durum değil para durumu
kamusal görev değil kamu görevi vb.

Türkçede “-l,-al,-el,-sal,-sel” şeklinde nispet-aitlik anlatımı taşıyan ek veya ekler yoktur. Lâtincedeki “-alis” ekine dayanan bu ekler, dilimize Fransızca kanalıyla girmiştir.[124] Fransızcadan alınıp dilimize musallat edilen bu ekler, önceleri sadece isimlere eklenirken daha sonraları isim veya fiil ayrımı yapılmadan her tür kelimeye getirilmeye başlanmıştır: Eğit-sel kol, gör-sel bozukluk, yönet-sel politika, gör-sel basın vb gibi. Öyle hale gelmiş ki, “Öz Türkçe” adına nispet –î’sinin kullanıldığı Arapça-Farsça kelimelerde bile Fransızca nispet eki –al,-el, -sal,-sel’i kullanınca kelimenin Türkçeleştirildiği sanılıyor: Ahlâksal, tarihsel, ruhsal, zihinsel, parasal, hukuksal vb gibi. Hiçbir kural tanımaksızın herkes, her istediği kelime veya dil bilgisi unsuruyla bu ekleri kullanmaktadır. “-Sal,-sel” eklerini bir kelimenin kuyruğuna eklediniz mi ifade, anında “Öz Türkçe” (!)oluveriyor.

Yabancı kökenli (Arapçadan gelme) olduğu için dilimizden atılmak istenen aitlik veya nispet -î’si yerine Türkçenin aitlik şekillerini işletip kullanmak gerekirken, başka bir yabancı kökenli (Fransızca) dil unsurunu almak, dilimize bir şey kazandırmadığı gibi, dilimizi bozup yozlaştırmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir uygulamanın bir de Türkçecilik adına yapılmasının hiçbir açıklaması olamaz. Çünkü Türkçe, Arapça nispet -î’si ve Fransızca -l,-al,-el,-sal,-sel nispet eklerine ihtiyaç duymadan da aitlik-nispet-mensupluk anlatımını karşılayacak özelliklere sahiptir. İyelik ekleri yanında Türkçe, –lı,-li,-lık,-lik; -ca,-ce; -cı,-ci; -dan,-den vb ekleriyle de mensupluk-aitlik anlatımını karşılayabilmektedir:

Vatanî görev yerine vatan görevi (vatan-sal görev değil)
Askerî hastane yerine asker hastanesi (asker-sel hastane değil)
Kasdî hareket “ kasıtlı hareket
Asabî bir insan “ sinirli bir insan
Asabî rahatsızlık “ sinir rahatsızlığı (sinir-sel rahatsızlık değil)
Hissî davranış “ duygulu davranış (duygu-sal davranış değil)
Hesabî “ hesapçı
Tamburî (Cemil) “ Tamburcu Cemil
insanî davranış “ insanca davranış (insan-sal davranış değil)
Mahallî “ yerli veya bölgelik (yer-el, bölge-sel değil)
Kalbî “ kalpten gibi.

Türkçe hassasiyeti olmayan pek çok kişi, bilmeden veya hiç düşünmeden, modalaştırılan bir ifadeyle, “duygusal insan”, “kamusal alan”, ”sözcüksel anlam” diyebiliyor. “Kravatsal insan”, “akılsal insan”, “bilgisel insan” , “görgüsel insan”, “Cumhursal Başkan” vb ifadeler nasıl yanlışsa benzer ifadeler de aynı şekilde yanlıştır. Bunların doğru Türkçesi için , Fransızca –sal,-sel’iveya Arapça nispet –î’sini kullanmaya lüzum da ihtiyaç da yoktur. Bu tür ifadeler Türkçe sıfat tamlaması veya isim tamlaması kalıbı ile kolayca anlatılır: Duygulu insan, kamu alanı, sözcük anlamı, kravatlı insan, akıllı insan, bilgili inan, görgülü insan, Cumhur Başkanı, vb gibi.

Son yıllarda sık kullanılan “Türkî Cumhuriyetler” ifadesi de Arapça nispet î’si ile yapılan “anlamca” yanlış bir kullanıştır. Doğrusu, “Türk Cumhuriyetleri” veya “Orta Asya Türk Cumhuriyetleri” şeklindedir.

Türkçenin aitlik-mensupluk anlatımı için pek çok imkânı vardır. Dilimize Arapçadan gelen ve bin yıldır kullanılan nispet –î’sini “yabancı kökenli” diye dilimizden atıp yerine Lâtince-Fransızca kökenli -l,-al,-el,-sal,-sel eklerini kullanmanın Türkçe sevgisi ile bir ilgisi yoktur. Bize göre, “Türkçeleştirme” adına “-l, -al,-el, -sal, -sel” şekillerinde kullanılan Fransıca nispet ekine sarılanların en rahatsız olduğu kelime, herhalde Arapçadan gelen nispet -î’sinin kullanıldığı “millî”dir. Türk milliyetçiliğine taraftar olmayan veya muhalif olanların “ulus-al” kelimesini tercih etmelerinin de başka bir gerekçesi olamaz. Çünkü, Arapça “millet” ve “millî” kelimeleri dilimize yabancı ise, Moğolca “ulus” ve Moğalca-Fransızca karışımı “ulus-al” kelimeleri iki kere yabancıdır.

Dilimizde Arapça kökenli nispet eki -î ile yapılan nispet şekillerinin nasıl Türkçeleştirilebileceğini göstermek üzere, 1943’te Ülkü dergisinde, “Arapça Nispet Sıfatlarını Nasıl Türkçeleştirebiliriz” başlığı altında bol örnekligeniş bir inceleme yayımlayan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu,Tasfiyeciler ve nispet –î’si ile ilgili şu tespitte bulunuyor:
“Gariptir ki dil temizliği ile meşgul olanlar, dilimizdeki yabancı teşkil kalıplarından yalnız bu nispet şeklini görüyorlar ve yalnız onunla uğraşıyorlar. Onlara göre dilimizde bir tek yabancı düşman ve bir tek millî noksan vardı: Nispet sıfatları. Bunun bir çaresini bulsak her şey hallolacaktı.”

Nispet sıfatlarının nasıl Türkçeleştirilebileceği konusunda daha 1943’te üç inceleme yazısı yayımlayan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, 22 yıl sonra Dünya gazetesinde “Nispet Sıfatları ve –Sal,-Sel” başlığı ile konuyu yeniden işleyen dört yazı daha yayımlamıştır. Banguoğlu, bu yazısının başında da, “-sal,-sel’li kelimelerin uydurma olduğunu” tekrarlamıştır.[125]

Türkçeye musallat edilen bu Fransızca -sal,-sel’li kullanışlar ve uydurma kelimeler için Ünlü Şair Necip Fazıl, şöyle demişti:

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim,
Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim.
Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim.
Allah Türk’e acısın, yalnız bunu bilirim.
Necip Fazıl

[112] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Dilde ‘İlericilik’ ve ‘Gericilik’ Üzerine II”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, Birinci Cilt, TDK Ank. 1995, s.770-773.
[113] Prof. Dr. Faruk K.Timurtaş, “Türkçenin Bozulması”, Türk Edebiyatı, Haziran 1980, sayı: 80, s. 7-8; Ayrıca bak, Timurtaş, Diller ve Türkçemiz, Haz. Mustafa Özkan, Alfa y.,İst.1996,s.91-96.
[114] Zeynep Korkmaz, age.,s. 797.
[115] Ahmet Bican Ercilasun, Aşama, Yaşayan Türkçemiz-2, Tercüman y., İst. 1981, 14.
[116] Yavuz Bülent Bakiler, Sözün Doğrusu, Türk Edebiyatı Vakfı, İst. 2004,s. 146.
[117] Prof. Dr. Faruk Timurtaş, Uydurma Olan ve Olmayan Yeni Kelimeler Sözlüğü, İst. 1979, s.47.
[118] Yavuz Bülent Bakiler, Sözün Doğrusu -I, 4. baskı, İst. 2004,s.59; Sözün Doğrusu -II, 3. Bas. İst. 2004, 293; Ayrıca,Şiar Yalçın, Doğru Türkçe, Metis y., 2. bas., İst. 1999,s. 162.
[119] “Bir dilin kuralları” demek, o dilin yapı ve işleyiş özellikleri demektir. Bu dil kuralları, suyun kaldırma özelliğinin kimse tarafından icat edilmediği veya konulmadığı gibi, hiçbir kimse tarafından icat edilmez veya konulmaz. Dilin bütün tarihi boyunca gösterdiği yapı ve işleyiş özelliklerinin dilciler tarafından tespit edilmesi ile ortaya çıkarılır. “Dil bilgisi” veya “gramer” dediğimiz bilgi alanı da bunu anlatır. Dilin yapı ve işleyiş özellikleri, dilin varlık sebepleridir. Bunlar ortadan kalkınca veya değiştirilince dil de ortadan kalkar veya başka dil haine gelir yani yabancılaşır. Dilin kendi içinde meydana gelen ses, şekil ve anlam değişme ve gelişmelerini de “değiştirme” ile karıştırmamak gerekir. Dil, tabiî varlık gibi değişir, gelişir. Fakat dışarıdan bir müdahale ile değiştirilmez. Dışarıdan kendi yapısına uygun olmayan müdahale dilin yapı ve işleyişini bozar. Buna dilin bozulması, yozlaşması diyoruz.
[120] Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okulların isim tabelalarında, Bakanlığın adındaki “millî” kelimesinin bile
yanlış yazıldığını, Bakanlığın buna bile dikkat etmediğini burada hatırlatalım.
[121] Türkçede unvan isimden sonra gelir, İsmail Bey, Nazmiye Hanım, Mustafa Kemal Paşa gibi; isimlerin
önüne gelen meslek, rütbe, makam bildiren Öğretmen Güzide, Mühendis Alperen, General Kâzım
Karabekir, Doç. Dr. Mehmet Aça vb kelimeler aslında unvan değil sıfattır. Dolayısıyla meydana
getirdikleri kelime grupları da sıfat tamlaması kalıbındadır. Fakat bu tür kelime gruplarına da unvan grubu
diyenler vardır.
[122] 1937’de TBMM’de “Deniz Bank”ın kuruluş kanunu görüşülürken, Prof. Sadri Maksudi, Meclis’te söz alarak “Deniz Bank” adının yanlış olduğunu, doğrusunun “Deniz Bankası”olduğunu belirten bir açıklamada bulundu. Atatürk’e yaranmak isteyen bazı kimseler bu durumu, Atatürk’e, “ Prof. Sadri Maksudi sizin dil devriminizi baltalıyor.” diye anlatarak Sari Maksudi ile Atatürk’ün arasını açmışlardır. (Bak. Yavuz Bülent Bakiler, Gidenlerin Ardından, Türk Edebiyatı Vakfı yay. İst. 2006,s.213 vd.)
[123] Neşe Emecan, 1960’tan Günümüze Türkçe –Bir Sözlük Denemesi-, YKY., İst 1998, Giriş, s.13.
[124] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Bilinçli Dil Sevgisi ve ‘Eleştirel Düşünce’ Üzerine”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, Birinci Cilt, TDK. Ank.,1995, s. 625-628.
[125] Tahsin Banguoğu, Dil Bahisleri, Kubbealtı Neşriyatı, İst. 1987, s.180-210 ve 263-277.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu